Seyit Köse


SİYASAL İSLAM ÇÖKERTİLEMEZ!

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçtiğimiz haftalarda ‘Karar Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda ‘Siyasal İslam’ın tüm dünyada çöktüğünü’ ifade etti.


Gazeteci Fehmi Koru’dan bu konuda Abdullah Gül’e destek geldi. Yasin Aktay ‘Yeni Şafak Gazetesi’ndeki köşesinde “Yine bir İslamcılığı bitirme mevsimi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Mezkûr yazıda Aktay, Türkiye’de İslamcılığın ölümünün, bu sonun ilanının rutin haline geldiğini belirterek İslamcılığın hiçbir zaman tüketilemeyen bir potansiyel olduğunun altını çizdi. ‘BirGün Gazetesi’ de “İslamcılığın beklenen sonu…” konulu kronik, tanımlı muhalif pozisyonunu yine hatırlattı bizlere. 

Peki Siyasal İslam yahut İslamcılık çöktü mü gerçekte?

Ben, İslamcılığın kendi iç mantığı ve iddialarının haklılığı, tutarlılığı, meşruluğu ve bu iddiaların gerçekleşme zemininin varlığı-yokluğu gibi konularla ilgilenmiyorum. Yani çöktü mü, çökmedi mi tartışması benim meselem değil. Tikele değil tümele bakmayı tercih ediyorum. Büyük yapı içerisinde İslamcılığın nasıl bir yer işgal ettiği üzerinde duruyorum. Dolayısıyla dikkat çekmeyi umduğum taraf burası.

İslamcılığın, bidayetten itibaren sisteme alternatif olmak gibi içi hiç de boş olmayan temel iddiası üzerinden meselenin en can alıcı tarafını öne çıkmaya zorlayacağım. İslamcılık ideolojisinin özgün bir siyasi ve toplumsal görüş açısına sahip olmak şöyle dursun, savaş sonrası sistemin kendi selameti için ürettiği bakış açılarından en popüleriyle yollarının kesiştiğini ileri süreceğim. İslamcılığın bu yönüyle makro sisteme değilse bile mikro düzeydeki sisteme bir alternatif oluşturduğunu belirteceğim. Dahası Osmanlı’nın son dönemlerinde yalnızca bir kurtuluş ideolojisi olan bu fikrin, savaş sonrasında kalabalıkları da içine çekerek mikro anlamda, sistemin merkezine yürüdüğünü ifade edeceğim. 

Batıcılık ve Türkçülük gibi Osmanlı’nın son dönemlerinde üretilen kurtuluş ideolojilerinden biri “İslamcılık”. Batının kabul edilen üstünlüğüne karşı bu üç ideolojinin birleştiği tek nokta “terakki” düşüncesidir. Osmanlı, Batı karşısında geri kaldı, nasıl terakki edebiliriz? Sorusuna yanıtlar arandı bu üç fikir çerçevesinde. 

Batıcılar, Batının tekniğiyle, ahlakıyla, medeniyetiyle bir bütün halinde alınmasını savundular. Türkçüler ve İslamcılar ise Alman icadı bir kültür-medeniyet farkı düşüncesi üzerinden Batının tekniğini alıp, kültür ve ahlakını almama fikrine kapıldılar. O dönemler, bir Batıcının, İslamcı ve Türkçülere yönelik şu minvaldeki haklılık dozu çok yüksek itirazı manidardır: Batılaşma(modernleşme) bir gümrük kapısı mıdır ki, teknik sen gir ama ahlak ve kültür sen girme…

Türkiye’de 1950’li yıllara kadar Batıcılık akımı ve bu yönde geliştirilen bir kültür ve politika hakim oldu. 1950’den sonra ise yavaş yavaş işin rengi değişmeye başladı. İslamcı ve Türkçü akımlar farklı modernleşme türleri olarak, kalabalıkları da arkalarına alıp merkeze doğru yürüyüşe geçtiler. 1980 sonrası da yürüyüş hızlandı.

Peki, büyük resim içerisinde bunun anlamı nedir?

Bu anlamı, Batının 15-16. Yüzyıllarda başlayan ve günümüze kadar gelen, kısa sayılamayacak bir süredir de yalnızca Batı ile sınırlı kalmayıp bütün dünyayı kuşatan modernliğin ve bu zihniyetin ürettiği kapitalizmin tarihi seyri içerisinde bulabiliriz. 

Modernlik en kesif anlamda, Tanrısal bir aşkınlık fikri etrafında örülmüş geleneksel düzeni, insan aklını temele alan, evrenin merkezinde bu aklın olduğu kabulü ile yıkmıştır. Dünyayı ve dünyadaki şeyleri insanın her türlü tasarruf yetkisi altında bir sömürü ve tüketim sahnesi/nesnesi haline getiren kapitalizm de bu kategorik akıl tarafından oluşturulan bir sistemdir. 

Burada uzun uzadıya kapitalizmin ve modernliğin bütün hikayesine girmeyeceğim. Ancak bilinmesi gereken bir şey var. Sermaye, bidayetten itibaren zaman içerisinde kendisine köstek olan her türlü kurumsal yapıyı ve anlayış şekillerini yıkıma uğratarak ulus devletlerin de üzerinde, dünya çapında tartışmasız bir güç halini almıştır. Ve bu güç 1970’lerden sonra sınır tanımayan bir hale bürünmüştür. Çünkü sermayenin önünde ulus devlet de dahil yapısal olarak köstek olacak hiçbir direnç noktası kalmamıştır. Geçmişte sermayeye köstek olan, sorun yaratan faktörlerin içinin boşalması sebebiyle yapısal bir sorun olmaktan çıkması ile de bu faktörler sermaye için kullanışlı figürler haline geldi. Geçmişe, geleneğe ait bakış açıları, anlatılar ve kabuller ve bu biçimde seyreden bir söylem biçimi; kısacası geleneksel yapının bütünlüğü içerisinde anlamlı olan parçalar, o bütünden koparılarak sermayenin oyun alanına dahil edildi. 

1970’lerden sonra hakim olan, sermayenin yeni düzeni liberalizmle muhafazakarlık arasında kopmaz bir bağ vardır. Nitekim 1980 sonrası İngiltere’deki yeni muhafazakar yapıya Thatcherizm, Amerika’dakine Reaganizm, Türkiye’dekine ise Özalizm adı verilmiştir. Bu yüzden neoliberal ve onun kültürel kodlarını içeren postmodern zamanlarda akılcılık ve niteliği ne olursa olsun her türlü elitizm dışlanarak; okumuş okumamış, akılcı veya değil, gelenekçi ya da modern, kültürlü veya kültürsüz herkes/her şey tüketim zincirinin bir parçası halini almıştır. Modernleşmenin ve sermayenin bu biçiminin taşıyıcısı tırnak içinde akılcı, kültürlü ve elitist Batıcılar değil, İslamcılar-Türkçüler ve onların peşine takılan sıradan insanlardır. 

Türkiye’de 1980 sonrası, söylem alanında bir güç zehirlenmesi biçiminde tezahür eden, gerçeklerden kopuk sağ toplumsal-kültürel kodlar ve buna dair oluşturulan politik söylem Daryush Shayegan’ın “Melez Bilinç” kitabındaki ifadeleriyle örtüşür:

“Bir yandan modernliğin etrafından dolanıldığı, onu parantez içine alıp ilkörnekteki altın çağın dikey noktasına kavuşulduğu zannedilir; öte yandan, bunu yaparken, vaktiyle yitirilmiş kimliğin sahiciliğinin tekrar parçası olunduğu zannedilir. Oysa işlemlerin ne biri ne diğeri başarılmakta ve ikircikliğin ya da iki arada bir deredeliğin bulanık sularında kalınmaktadır.”

İslamcılık bu yönüyle mikro anlamda 1950’lerde tükenen sisteme bir alternatif olmuştur. Makro düzeyde ise dünya sisteminin Truva atıdır. O atın arkasına bağlanan sabanla, Türkiye’nin henüz modernleşmemiş, sermayenin hizmetine girmemiş bakir alanları sürülmüştür, sürülmektedir. Türkiye’deki temel çelişki baştan itibaren toplumsal, kültürel ve siyasal alanı ele geçiren üç tarz-ı siyasetin ‘Üç Mesele’ye dair koymuş oldukları yanlış teşhis sebebiyle ortaya çıkamamaktadır. İsmet Özel’in tabiriyle üç meselemiz teknik, medeniyet ve yabancılaşmadır.

Bu üç meseleyi hakkıyla ele almadıkça siyasal İslam çökertilemez!

  • Cumartesi 18 ° / 12 ° Parçalı bulutlu
  • Pazar 17 ° / 12 ° Fırtına
  • Pazartesi 17 ° / 11 ° Parçalı bulutlu