Seyit Köse


ŞAİRİN MÜKTESEBATI

Şiirden bir tarih çıkar mı? Sorusu modern zamanlarda kronik oluşturma hevesinde olan herkesin kursağında bir heves bırakır. Bu heveskarlığın yayılmasıyla ileriye doğru atılır tarih. Şiir, ilerlemenin omuzlarına bıraktığı yük ile ezilen insanlara bir geniş


Şiirden bir tarih çıkar mı? Sorusu modern zamanlarda kronik oluşturma hevesinde olan herkesin kursağında bir heves bırakır. Bu heveskarlığın yayılmasıyla ileriye doğru atılır tarih. Şiir, ilerlemenin omuzlarına bıraktığı yük ile ezilen insanlara bir genişlik sağlamakla kalmaz, umumi efkârın gözünde ilerleme olarak görülenin bir çiğlik belirtisi olduğunu da onlara dayatır. Günlerin getirdikleri tarihin her döneminde kayıp ve ziyan olarak insanların hanesine yazılır. Ölçüsüzce kaybedilen yalınlık ise tarihin bir yerinde şuurla aranır. Biz Müslümanlar için Asr-ı saadet´tir o. Kitapla ve sünnetle varlığımızı sigaya çekeceğimiz değişmez bir ölçüdür. Bu topraklarda o ölçü ile tarihin uzun seyri içerisinde bir millet ve o millete can veren bir kültür havzası oluşmuştur. Şiir, tarih boyunca bu havza içinde insanın insan olma gerekçesiyle lehine işlenmiş her durumun, insanca anlaşılabilecek izahını sağlar. Yazıyla oluşturulmuş iktidar retoriğine rağmen toplumların kendilerine can veren değerler şiirle yeşerir ve belirginlik kazanır. İletişim düzenini elinde bulunduran iktidarlar kullandığı güç retoriğiyle bu alanın sönükleşmesi için insanları kendi denetim alanında kalmaya mecbur eder. Çünkü gücünü, üzerinde yükseldiği toplumun canlılığını kaybetmesinden alır.
 
 
Tarihin bir tasarım olarak düşünülmesi modernlik projesinin temel taslağıdır. İnceleme konusu olan tarihsel her veri bu tasarım çerçevesinde yapısal analizlere tabi tutulur ve şiiri tarihten çıkarmaya doğru yol alır. Homeros´un yalancılığına dek uzanır o yol. Yalancılık Homeros sorununun bir parçası değildir. Şiirin etki alanını silikleştirerek oradan yapısal bir tarih, toplum ve insan profili çıkarma çabaları bizzat Homeros ve insanlarını yalanlamaya varır. Yalanlayanlar kimdir peki? Yunanlılara İran mitolojisinden geçen bir anlatıyı kullanan; insanların sırasıyla altın, gümüş, tunç ve demir soyundan geldiğini anlatarak tarihi şiirleştiren ve kendisinin de yaşadığı demir soyu ile tunç soyu arasına Homeros´un anlattığı kahramanlık soyunu yerleştiren Hesiodos´un, en son ?beyaz saçlıların soyu? dediği ve kötü niteliklerinin başında  ?babalarını ve oğullarını tanımayacaklar? ibaresini zikrettiği kimseler değil mi?
 
 
Tarih bir şekilde bugüne gelip dayandı. ?Beyaz saçlıların soyu? diye anılan bir ahir zaman fikri hangi dönemde yaşarsa yaşasın insan düşüncesinin yakınında durdu. Şiir, babalarını ve oğullarını tanımayanlara, tanımak istemeyenlere rağmen ayakta kaldı. Batıda, Yunanlıların Fenikelilerden aldıkları fonetik alfabeyi kullanmalarıyla matbaanın yaygınlaşması arasındaki zaman içerisinde şiirin etkinliği, iktidarların kollarının uzanabilme istidadı ve imkanı ile ölçüldü. Toplumların sözlü kültürüne müdahil olma olanağı yüksek olan kilisenin krallarla işbirliği ise o imkana bir genişlik ve süreklilik kattı. Bir modernlik projesi olarak, tasarlanan tarih içerisinde ise şiirin yeri büyü ile müteradif hale geldi ve müstahkem mevkii yapı içerisinde anlamsız kılındı. Şimdilerde, kendini revize eden kapitalist iktidar retoriğinin postyapısalcılığın bir gereği olarak gündelik hayat teorilerine eğilmesi manidardır. Adorno´nun dediği gibi ?insanlar şeylerin iktidarında nihayet iktidardan yoksun kalmayı öğreniyorlar?. Sığındıkları şiir değil ancak. Şeylerin iktidarında geriye dönüşün mümkün olmaması, güzel anılara sığınmanın mazereti olacak mıdır?
 
 
Türk milleti bu anlatının bir yerinde duruyor. Kendi içinde, kendisine rağmen iktidar olanağını şiirle savuşturmak; kendi dışında sapıklığın, kendisine karşı duyulan korkuyla medeniyet ölçüsünde bir sapmaya yol açtığını idrak etmek yalnızca Türk milletine nasip olmuştur. Antik Yunan´da fonetik alfabeyle başlayan, matbaa sonrası ise ulusal dillerin kullanımı ile iletişim alanındaki kesin  hakimiyetini merkezden muhite yayarak ivme gösteren Batı kanonunun etki dairesine ancak 1928 yılında Kur´an harflerinin elinden alınmasıyla girmiştir o millet. Yaklaşık beş asırlık bir gecikmenin faturası 2000´li yıllara kadar kesilemediyse bunun tek sebebi ve sorumlusu Türk milleti ve Türk şiiriydi. 
 
Modern Türk şiiri, modern dünyada Türk milletinin varlığının delili oldu. Gündelik hayat açılımları ise İkinci Yeni ile birlikte Türk kimliğine genişlik kazandıracak biçimde zirveye oturdu. Batı için bile neredeyse erken sayılabilecek bir dönemde Türk kimliğinin gündelik hayat tecrübesini ve canlılığını koruyan toplumsal hayatın sahih noktasını modernliğin baskılarına karşı bir mevzide buluşturan bu şiirdi. Şiirin itirazının başladığı yer, aynı zamanda tazyikin yöneldiği yerdi. Peki, neresiydi tam olarak o yer? İnsanın insan olma gerekçesiyle lehine işlenmiş her durumun insanca izahına sahip çıkılan ve haklılığın nişanesi olarak tahkim edilen bir yer değil miydi? Öyleyse, Türk milletini ve Türkiye´yi yalanlamaya varır tazyikin yöneldiği yer. Büyük Türk şiiri her defasında ayağını tahkim edilmiş yerin üzerine basarak ve o kimliğe sahip çıkarak yükselebilmiştir. Turgut Uyar´ın ?Kıştan kalan soğukluk? başlıklı şiiri bu açıdan okunabilir. Şiir, insana dair bir uzaklık ve bir avuntuyla açılıyor ki orası gücün hayatın canlılığını elinden almak ve suçlarını örtbas etmek için dünyayı nasıl görmemizi istiyorsa öyle görmeye mecbur ettiği bir yerdir.


  • Salı 22 °C / 16 °C Güneşli
  • Çarşamba 24 °C / 18 °C Güneşli
  • Perşembe 22 °C / 19 °C Parçalı bulutlu

İstanbul

17.09.2019

  • İMSAK 05:13
  • GÜNEŞ 06:39
  • ÖĞLE 13:04
  • İKİNDİ 16:33
  • AKŞAM 19:19
  • YATSI 20:39